Ankara Fen Liseliler

Pekin 2008’den... PDF Yazdır ePosta
Önder Cem Sezgin tarafından eklendi   
Salı, 12 Ağustos 2008 02:00

Uzun yıllardır Olimpiyatları pek seyretmezdim. En son çocukluğumda 1974 olimpiyatlarını çok yakından izlemiştim. Belki de tek kanalımız olduğundan başka seyredecek bir şey bulamamış da olabilirim tabii ki. Sonraki yıllarda da şöyle uzun uzadıya ilgilenmedim, ilgilenemedim. Üstelik gençliğimde sporla çok yakından ilgili ve pek çok sporu yapan biri olmama rağmen.

Bu sefer sürekli olmasa da her fırsatta Eurosport – TRT3 arasında zaplaya zaplaya izlemeye çalışıyorum. Özellikle son iki gündür yüzme yarışlarının başından ayrılamaz oldum. Bu ne müthiş bir kapışmadır, anlamayana, izlemeyene lafla, sözle anlatmak mümkün değil. Hep düşünmüşümdür “bu rekorların bir sonu olmayacak mı?” diye. Şimdi karar verdim ki olmayacak. Matematik bilimi öyle demiyor olsa da kas gücü pek matematik bilmiyor galiba. Havuzda her yarış çok rahat kırılan dünya rekorlarıyla karmakarışık. Olimpiyat rekoru kırılmayan yarış ise hemen hemen yok. Bazı rekorlarsa inanılmaz farklarla kırılıyor, öyle salise farklarıyla değil. Seçmelerde dünya rekoru kıran yüzücü, finalde ancak gümüş madalya alabiliyor filan... İnanılmaz bir heyecan, inanılmaz bir seyir keyfi. Henüz bulaşmamışlar varsa tavsiye ederim, bir an önce başlayın izlemeye.

Sadece yüzme mi? Hayır tabii ki, ister takım sporu olsun, ister bireysel sporlar. Okçuluk, kano, tramplen, voleybol, basketbol, eskrim.... Hepsinde de kapışma müthiş. O kazanan sporcunun yüzündeki gurur, sevinç, gözyaşı... Hepsi de inanılmaz. Çocuk yaşta bir sporcunun yüzündeki o ifade karmaşasını gördünüz mü hiç, kaçırmayın derim. Şimdi yazarken bile tüylerim diken diken. Seyrederken boğazım düğümleniyor, gözlerim nemleniyor. İnanın, ülkesi, milliyeti, ırkı ne olursa olsun, kendi çocuğumun başarısına gururlanıyorum sanki.

Televizyon başında bunları seyrederken beyin de durmuyor düşünüyor tabii. Niye biz yokuz bu güzelliklerin içinde. Bir kaç branşta ferdi başarılarla yetinmeye razı olarak gittiğimiz o kadar belli ki, Pekin’e. Onların çoğu da fos çıktı şimdiye kadar. Oysa 70 milyonluk bir ülke sporda bu kadar mı geri olur? Bu kadar mı çocuklarımızı eğitmekten, onlara spor altyapısı sağlamaktan uzağız. İçlerinden başarılı olanları, olacakları alıp farklı bir formatta eğitmek, onları OKS, SBS, ÖSS yarışçısı olmak yerine, hem iyi bir eğitim almalarını sağlamak hem de pırıl pırıl sporcular yapmak bu kadar mı zor?

Büyük şehirlerde varlıklı ailelerin çocukları hafta sonları o kurs senin bu kurs benim dolaştırılıp sadece kurslar ve eğitmenleri mi zengin ediyor, yoksa gerçekten içlerinden başarılı sporcular da çıkıyor mu? Çıkıyorsa da yüzde kaç?

Okullarda gereksiz bir yığın ders, Beden Eğitimi haftada 2 saat... İsterseniz hafta sonu paralı kurslar var, 2 saat...

 

Bir tek o kız... O kız çocuğu... gencecik, pırıl pırıl, güzeller güzeli. Öksüz olmanın acısını gömmüş içine, azmetmiş,  çalışmış. Dünyanın ağırlığını atmış sırtından girmiş başka ağırlıkların altına. 48 kiloluk bedeni yüzlerce kiloyu kaldırıyor. Ve o yüzündeki tevazu dolu gülümseme, o çocuksu sevinç, antrenörünün boynuna sarılışı... Sadece nemlenmiyor gözlerim, yaşarıyor. Aferin O’na.

Dostlar, bir dünya rekoru kırmak başlı başına bir çaba. Sporcu sadece işin görünen yüzü. Arkasındaki aile, antrenör, masör, diyetisyen, doktor, taktisyen, sponsor vs. vs. vs. ile koca bir ordu ile kazanılıyor o madalya, kırılıyor o rekor.

Bu ülke ne milyon dolarları, ne milyar dolarları atıyor çöpe. Eş dost kayırmalar, ihaleler, yerel yönetim savurganlıkları, oğlanlar kızlar, gelinler damatlar derken ne kaynaklar buhar olup uçuyor. Her yıl ülke tanıtımı diye yapılan saçmalıklara harcanan parayı bilen bile yok. Halbuki bir olimpiyat madalyasının, bir dünya rekorunun neler getirdiğini bilmeyen var mı?

Neyse...

Doğuralım üçer üçer... Eğitimine, sağlığına, sporuna, beslenmesine, yetişmesine, adam olmasına kaynak gerekmedikten sonra...

Sevgiyle kalın.