Ankara Fen Liseliler

arama

Üye Girişi

Haberler

Yayınlar

Nice – Bodrum Seferinden Notlar PDF Yazdır ePosta
Önder Cem Sezgin tarafından eklendi   
Salı, 09 Eylül 2008 07:19

Bugün Temmuz’un biri, Kabotaj Bayramı. Akşamüstü saatlerinde iniyoruz Nice havaalanına. Yanımda daha önce şahsen tanışmadığım, ama ortak dostlarımız olan ve birkaç kez de telefonla konuştuğumuz Esat Bey’le birlikte. Sıcak ve bunaltıcı Akdeniz yazı burada da aynı.

Hemen terminalden çıkıp birer sigara içiyor ve atlıyoruz bir taksiye. (Aman taksilere dikkat burada, biz muhtemelen iyi bir kazık yedik ama...) Otelimize (Hotel Apogia) varıyor ve odalarımıza çıkıyoruz. Biraz dinlenip akşamüstü yürüyüşe çıkıyoruz, Nice sahilinde... 

 

Nice

 Bir e-maille başladı yolculuğumuz, aslında. Bir mail grubuna gelen mailde Fransa’dan yeni aldıkları teknelerini Türkiye’ye getirmek için bu işe uygun adam aradığını söylüyordu, Serdar. Eh, ben de ne zamandır “böyle uzun bir rota yapsam” diye içimden geçirmiyor muydum? Tek sorun, beraber günlerce 10 m2 yerde yaşayacağım kişileri tanımıyor olmaktı. Biraz düşününce yelkenli tekne heveslisi bir vatandaş ne kadar bana uymayabilirdi ki??? En azından kafalarımızın yarısı uyuyordu, eh, o da bana yeterdi. Bizim evin İçişleri Bakanı da izni verdi ve yolculuğu beklemek kaldı geriye. Dolayısı ile maceraya atlandı balıklama tarafından.

 

Plaj

Neyse, biz Nice sahilinde yürür, plajda sere serpe güneşlenen güzellere fazla bakmamaya çalışırken telefon çaldı da, kurtulduk bu dertten. “Biz marinadayız, bekliyoruz” diyordu Serdar. Marinada buluştuk Şen ailesi ve yakın dostları Niyazi Beyler ile. Onlar yaklaşık iki haftadır Fransa sahillerini dolaşmışlar ve keyifleri yüzlerinden okunuyordu. Daha bizi görür görmez “İnşallah rakı da getirmişsinizdir, çok özledik” deyince korkularımın kalan kısmı da dağıldı bir anda. Akşamüstü havuzlukta biralama ardından hoş bir Fransız lokantasında şaraplama yapınca günün yorgunluğu çöktü. Ben otele, Esat, Serdar’la birlikte yol planı, diğerleri de sabaha karşı Türkiye’ye dönüş hazırlığı yapmak üzere tekneye geçtiler. Mehmet Bey (Serdar’ın babası oluyor kendileri) bizimle gelecekken, bir son dakika golü atarak, Türkiye’ye dönünce işi 3 kişilik bir ekiple idare etmek zorunda kalmak açıkçası biraz canımı sıktı, ama bu saatten sonra da yapacak fazla birşey yoktu. (Sonradan Mehmet Bey’in pek rüzgar ve dalga sevmez bir deniz ve motoryat fanatiği olduğunu anlayınca kendisinin gelmemesinin daha hayırlı olduğunu da teslim edelim.)

Sonuçta Serdar dışında kalan tüm aile fertleri ve misafirleri ülkeye döndüler ve biz 3 kişi öğlene doğru tekneye yerleşip, son ikmalleri yapıp Nice Marina’dan palamar çözdük. Teknemiz Beneteau Cyclades 39. İlk etap Korsika kuzeyinden geçip Isola di Elba (yani Napolyon’un sürgün edildiği meşhur Elba Adası). Nice marinadan çıkışta mazot olmadığından depoyu dolduramamış ve rüzgarsızlıktan bütün gece motor seyri yapmış ve üstüne bozuk tank göstergesi yüzünden de huzursuz olmuş, o yüzden de bir an önce ilk mazot iskelesine bağlanabileceğimiz Elba’yı koymuştuk hedefe. Bir gün ve bir gece seyriyle ertesi gün öğlen saatlerinde vardık Porto Ferraio’ya. Hemen mazot aldık ve Marina’da yer aramaya başladık ama maalesef geceleyecek bir yer bulamadık Elba’da. Bunun üzerine, Rod Heikel sağolsun, Italian Waters Pilot kitabı yetişti imdada. Ada ve anakarada bir yığın marina ile telefon trafiği sonucu Punta Ala Marina’da yer bulduk. Akşama doğru marinaya girip bağlandık ve nihayet bir karaya ayak bastık. Akşam marinada güzel bir restaurantta pizza – şarap keyfi sonrası güzel bir uyku çektik. Yol boyunca durduğumuz en iyi marina da burasıydı. Diğerlerine marina demek gerçek marinalara haksızlık olur.

 Porto Ferraio - Elba

 

Ertesi sabah erkenden palamar çözüp yola koyulduk yeniden. Bu sefer amaç yine bir gece seyri ile Isola d’Ischia’ya varmak. Rüzgarı kıt ama dalgası haşmetli bir seyirle Roma’nın yeri göğü aydınlatan ışıklarını iskelemizde bırakıp vardık hedefe. Günlerden Cumartesi, ada da Napoli’nin sayfiyesi gibi olunca yine marina ve bağlanacak yer sıkıntısı başgösterdi. Neyse ki hemen yanındaki Procida adasında bir yer bulduk telefonla ve burnumuzu o tarafa çevirdik. Aslında adanın kuzeyinde, şehirde bir marina ile konuşmuştuk ama güney tarafında küçük bir koydaki derme çatma marinamsı yerde bağlanabilince gerek kalmadı adanın kuzeyine geçmemize. Yine şirin ama tıklım tıkış bir lokantada İtalyan balıklarının ve yöresel şaraplarının tadına baktık; afiyet olsun.

Isola di Procida

Yolumuz uzun, sabah erkenden palamar çözdük yine. Uzunca bir süre de arkamızdan Napoli mafyası geliyor mu diye de endişelendik ama, korktuğumuz olmadı. Niye mi Napoli mafyası? Bilen bilir, bilmeyene lüzumu yok bazı şeyleri açık etmenin  Wink

Messina'da kılıç tekneleri

Yine uzun bir yol ve yolculuk, 2 gün ve 1 gece boyunca yol alıp Messina’ya vardık. Artık uzun ve zorlu Adriyatik etabı öncesi enerji depolamanın zamanı geldi. Messina’ya gelirken gece saatlerinde yanından geçtiğimiz Stromboli’nin püskürttüğü lavlar çok görkemli olmasa da güzel bir gösteriydi. Bir yanardağı ilk defa TV ekranı yerine bizzat yerinden seyretmek hoştu. Bir de Messina Boğazı’nda avlanan kılıç balığı tekneleri vardı ki, gerçekten çok ilginç. 15 metrelik bir teknenin önüne uzatılmış 20-25 metrelik bir baston – platformda bir zıpkıncı ve teknenin tepesinde yükselen yine 20-25 metre yüksekliğindeki direkte duran 3 adet gözcü bizi epey eğlendirdi. Ancak buradan geçecek olanların bu teknelere dikkat etmesinde fayda var, çok hızlı ve ani dönüşlerle hareket ediyorlar, uzak durmak en iyisi. Bir de burada iki yaka arasında vızır vızır sefer yapan ferrylere dikkat. Bazıları bu ferrylerin karşı kıyıya kadar dönmeden tornistanla gittiklerini de söylüyor ama, ben görmedim, söyleyenlerin yalancısıyımJ Yüklü bir erzak alışverişi, sıcak bir duş ve güzel bir Kılıç Izgara – Şarap kombinasyonu sonrası derin bir uyku, oh ne iyi geldi.

Vee, büyük etap başladı. Messina’dan ayrılıp anakara tarafına Regio di Calabria limanına uğrayıp mazotumuzu aldıktan sonra boğazdan çıktık. İtalya kıyılarını takip edip biraz kuzeye kaçsak mı, kaçmasak mı diye epey düşündük ekipce ama sonunda dümdüz geçmeye karar verdik. Tam 48 saat sürdü Kefalonya adasının güneydoğusundaki Poros limanına varmamız. Oldukça kaba dalgalar ve zaman zaman 5-6 şiddet rüzgar ile uğraştık Adriyatik boyunca. Allahtan iskele kıç omuzluktan ve oldukça istikrarlı bir hava vardı da 48 saatin çoğunu motor gürültüsü olmadan sadece yelkenle geçebildik. Tabii mürettebat 3 kişi, hava da sertçe olunca nöbet düzeni epey yorucu oldu. Poros’a bağlanıp 24 saat kıpırdamadık yerimizden. Sadece tekneye 30 metre uzaktaki çardakta keyif yaptık tüm gün ve gece.

Korinthia

Şimdiki etap Korinth Kanalı. Akşam üzeri Patmos körfezi ve iki yakayı bağlayan yeni ve şık Otoyol köprüsü arkamızda kalıyor. Gece seyriyle Korinth’in girişine sabaha karşı varıyoruz. Kanal görevlileri telsizde “stand by” demek dışında hiç bir bilgi vermiyorlar. Israrla sormamıza rağmen saat kaçta geçebileceğimizi öğrenemiyoruz bir türlü. Biz de şafak sökmeden başlayan yelken keyfimizi, tepeden inen civarnalarla oynaşmamızı sürdürüyoruz kanal ağzında bir aşağı, bir yukarı. Tam tepemize bindiren rüzgarla boğuşurken bir anda ortalık hareketleniyor ve kanala girmemiz söyleniyor. Alelacele yelkenleri indirip, basıyoruz motoru ve kanala giriyoruz. İlk defa geçenler için ilginç bir deneyim Korinth geçişi. Daracık kanalda önümüzde giden yük gemisini bir römorkör çekiyor ve bazı yerlerde geminin nasıl olup da kanal duvarlarına değmeden ilerlediğine akıl erdirmek güç oluyor. Kanal çıkışı yüzaltmış küsur Euro bayılıp yola devam ediyor ve Aegina adasına varıyoruz öğlen saatlerinde. Burada bize Serdar’ın babası Mehmet Bey’de katılıyor. Bundan sonrası 4 kişiyiz artık. Sıcak ve bunaltıcı bir hava ama Atina’ya yakınlığı nedeniyle oldukça canlı bir ortamı olan Aegina keyifli. Cumartesi olması kalabalığı da arttırıyor sanırım. Kordonda hoş kafeler ve lokantalar var. Biz arada bir yerde, balık pazarı gibi bir sokakta eski tahta masaları olan bir balıkçıda çok keyifli bir ziyafet çektik. Uzo rakının yerini tutamasa da, çok da aratmadı.

 Aegina

Aslında bir sonraki hedef Mikonos olacaktı. Ancak tüm meteoroloji siteleri o civarda çok lokal bir bölgede 6-7 hava gösterince rotamızı daha güneyden çizdik. Yine de 50 mil kuzeyimizdeki havayı  bizim de kısmen yememiz kaçınılmazdı ve tahmin ettiğimiz gibi de oldu. Serifos’a vardığımızda zaten küçük olan liman dolmuş, bize de sağnaklara açık koyda alargada kalmak düşmüştü. Rod Heikel bir kez daha övgüyü hak etti. “Demir tutturmak zordur” dediği zemin gerçekten de demir tutmadı. Daha ikinci çıpayı atmaya fırsat bulamadan birinciyi de toplamak zorunda kaldık. Tekrar denememizde oldu ve iki çıpayla işi çözdük ama yine de içimiz rahat etmedi. GPS’i “mooring alarm”a alıp, Serdar’ı da teknede bırakıp servis botuyla karaya çıktık. Oldukça rüzgarlı olan koya nispeten fazla rüzgar almıyordu kıyıdaki binalar. Keyifle yemeğimizi yemiş ve kalkmıştık ki Serdar telefon etti “ Abi, acele etmeyin ama bir an önce gelin, demir tarıyoruz” diye. Hemen Esat ve ben botla tekneyi yakaladık ve tarayan demirleri zor da olsa toparlayıp yeniden demir atmak için iyice kıyıya sokulduk. Zincirin kısa olması da ciddi bir sorundu bizim için. Beneteau’nun 60 metre diye verdiği zincir taş çatlasın 30 metre civarındaydı. Neyse, 5-6 metre derinliğe kadar sokulup, her iki demiri de uygun yerlere atınca tekne sabaha kadar milim kıpırdamadı yerinden. Ama gecenin bir yarısında yemek üstüne 1,5 saat uğraştırdı bizi Serifos adası. Eh Mehmet Bey, bu da sana “Hoşgeldin Partisi”...

Ertesi gün akşam üstüne kadar havanın düşmesini bekledik. Yola çıktığımızda güneş tepemizden aşıp, batıya doğru yollanalı epey olmuştu. 22 – 23 saatlik bir seyirle Kalimnos’daydık artık. Arada 30 – 35 milleri vuran sağanaklara rağmen keyifli bir yelken, yelken + motor seyri ile gelip bağlandık Kalimnos’a. Bir Taverna’da iki lokma yemek yeme fırsatı bulduktan sonra Liman Polisi bizi kışkışladı “Bilgisayar bozuk, işleminizi ben yapamam, Kos’a gidin” diye. Hoppalaaaa, akşam akşam Kos’ta ne işimiz var? “Orası saat 8’e kadar açık” diyen Yunan polisine güvenip rotayı çevirdik Kos’a. Ama varınca öğrendik ki, saat 2.30 dan sonra gelenlere “nanik” yapıyorlarmış Kos’ta. Ertesi sabah beklenen ve Bodrum civarını vuracak denen 8 şiddet havayı da bildiğimizden, Kos’u daha sonra halledilmek üzere işlem yaptırmadan terk edip Yalıkavak Marinaya geldiğimizde saat akşamın 9.30 unu bulmuştu bile. Tam 14 gün ve yaklaşık 1200 küsur Deniz mili süren yolculuk böylece sona erdi. Teknede en ufak bir hasar, en küçük bir problem bile olmadan vardık memlekete. (Esat Kaptanımın yanık izine biraz leke düştü sağ bacağında ama, o kadar olur). Gözünü sevdiğim yurdum, topraktan önce pontonu öptük hep birlikte.

Rotamız

Türkiye’ye resmi giriş macerası ise başka bir yazının konusu olacak kadar uzun. Hatta ben size bir dost meclisinde bizzat anlatayım. Epey rakı içirir bu muhabbet...

Efendim, ben bu seferden epey faydalandım kendimce. Eh, siz de faydalanın...

Bir defa çok ciddi bir deneyim oluyor, uzun yol babından.

Epeyce bir gece seyri tecrübesi kazanılıyor.

Bir daha bu tür bir geziye niyetlenilirse neler yapılmalı, neler yapılmamalı, öğreniliyor; soranlara ciddi tavsiyelerim var.

Komşu kızları İtalyan kızlarından daha hoş ve bakımlı oluyor Wink

“Hadi, biraz da kızlara bakalım” cümlesi içeriğiyle alakasız olup aslında “yeter artık hep deniz hep deniz, kıyıya çıkalım da iki tek atalım” manasına geliyor...

Rakı bulunamayan yerde Uzo’ya “Abdurrahman Çelebi” muamelesi yapılabiliyor, lokal ev yapımı şaraplar şişelileri aratmayacak kadar güzel ve içilebilir ve de ucuz oluyor.

Yolcu gemilerinin her tarafı ışıl ışıl ama tek görünmeyen iskele – sancak fenerleri oluyor ve gece seyrinde karşınıza çıkmamaları için dua ediliyor.

Telsizde konuşma adabının Türk denizcileri dışında pek bulunmadığı, acil çağrı kanalından müzik dinleten, isterik seslerle “Maaarrioooo” diye inleyen, lüzumlu lüzumsuz konuşmalarla parazit yapan bir yığın salatalığın dünya denizlerinde dolaştığı maalesef bizzat müşahade ediliyor.

Daha bir sürü detay var ama bu yazıyı okuyacakların da bir sabır sınırı var.

Beneteau firması, Türkiye’deki temsilcisi Tezmarin, Raymarin ve diğer ilgililerle ilişkili gözlem ve yorumları bırakıyorum, birinci elden muhatapları yapsın. Benden bu kadar...

Pruvanız Neta, rüzgarınız kolayına olsun.

Dr. Önder Sezgin

1 – 15 Temmuz 2008

Seferde çekilmiş diğer fotoğraflar için tıklayınız.